1962′de bir grup Nur Talebesi, merhum Ali Fuad Başgil’i ziyarete giderler. Bu esnada meşhur “Hüve Nüktesi” okunur. Derin bir düşünce, dikkat ve hayretle dinleyen Başgil, takdirini gizleyemez:” İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat ile Tevhid dersi veren bir yazı şimdiye kadar görmedim, okumadım. Eğer bu, gâyet kuvvetli bir tercüme ile İngilizceye çevrilse ve radyolardan okunsa, onbinlerce ecnebi derhal Müslüman olur.”1(Son Şahitler)
Risâle-i Nur’un hangi bahsini dinlerse dinlesin, insaflı, hakperest ve peşin hükümden uzak herkes, bu ve buna benzer takdir duygularını dile getirmekten kendini alamaz. Çünkü Risâle-i Nur farklı bir külliyattır. Bir ihsan-ı İlâhîdir. Asrın girdap içerisindeki nesline İlâhî bir ikramdır. İşte onun bu ilham-ı İlâhî özelliğidir ki temiz vicdanları, ruhları, kalpleri kendine celbetmektedir.




